Şatolar Diyarında Gezmek

Ekim ayının son haftasını Fransa/Bordeaux’da (bundan sonra Bordo) gezerek geçirdim. Hasat bitmiş, asmalar kırmızılara bürünmeye başlamıştı. Geziyi planlayan ve organize eden ben değildim bu kez, Burçak Desombre idi. Burçak’ı daha önceden tanımıştım ama hani derler ya birini en iyi seyahatte tanırsınız :) yaptığı işe saygı duyan ve özen gösteren, neyse onu yansıtan, olduğu gibi, hissettiği gibi, içten, pozitif enerji saçan biri bence kendisi :)

5 gün boyunca St. Emillion ve Bordo’daki şatoları gezdik. Her birinin seçilmesinin bir sebebi vardı. Bölgeyi en iyi temsil eden, büyük şato, küçük şato, Premier Grand Cru, daha alt bir seviyede Grand Cru (Fransızların karmakarışık sınıflandırmasında önemli yerler bunlar), 1855 sınıflandırmasına dahil olmamış olan önemli şato, evinin arka bahçesinde imalat yapan şatocuk, kendi fıçısını kendi üreten şato, tatlı şarapta efsane olan şato… Her günü yeni keşifler ve manzaralarla dolu bir geziydi.

Daha fazla detaya girmeden belirtmek istediğim bir şey var. Şarap üretiminde “şato” dendiği zaman kastedilen aslında her zaman gerçekten kelimenin ilk anlamıyla bir “şato” olmuyor. Fransa’da birçok şarap üreticisinin gerçekten birer şatosu olsa da, şato ile kastedilen aslında şato tipi üretimin olması. Yani eski şatolarda olduğu gibi, üretim tesisinin ve bağların aynı yerde olması. Bizim gezdiğimiz bölgedeki üreticilerin çoğu birkaç yüzyıl öncesinden kalma, sadece onarım görmüş, görünümü korunmuş, içinde yaşanmasa da bir şekilde yaşatılan şato’lara sahip. Yanına, içine, yakınına vs bir imalathane eklemiş olabiliyorlar ama o şato orada duruyor, en kötü ihtimalle bodrum katı mahzen olarak kullanılıyor.

Biz gezmeye St. Emillion’dan başladık. Beni ilk başta ilk etkileyen şey doğal olarak bölgenin görüntüsü oldu. Nereye gidersek gidelim, yolda, kaldığımız otelde (bağların arasında artık otel olarak kullanılan bir şatoda kaldık) etraf bağlarla örtülüydü. Uçsuz bucaksız bir alanın, her biri son derece kontrol altında, düzgün tek sıralar halinde dizilmiş bağlarla kaplı olduğunu düşünün.

 

Photo by Burçak Desombre, Vinipedia Wine Consultancy

Daha sonra dikkatimi çeken ikinci nokta ise, ziyaret ettiğimiz üreticilerin, bizi ne kadar önemle ağırladığı oldu. Türkiye’de bir şarap üreticisini ziyaret ettiğinizde (özellikle küçük olanlarda daha yoğun hissedersiniz) son derece yüksek bir ilgi ve alaka, sıcak bir karşılama, özenli bir ağırlamayla karşılaşırsınız. Aynı durumu Fransa’da görmek beni biraz şaşırttı açıkçası. Çünkü bu gittiğimiz yerler zaten her gün onlarca kişi tarafından ziyaret ediliyor olmalıydı. Üstelik çoğunun kapısında hafta sonu çalışmıyoruz gibi ifadeleri görsek de biz bir kısmına hafta sonu gitmiştik. Elbette bize en iyi yıllarının şaraplarını tattırmadılar ama her biri bize en az bir saatlik birer tanıtım yaptıktan sonra mutlaka temsili sayılabilecek nitelikte şaraplarını tattırdılar (bunda Burçak’ın da payı vardır diye düşünüyorum).

Biraz daha teknik detaylara girersek, bir başka dikkatimi çeken nokta, şarap üretiminde kullanılan meşe fıçıların en çok üç, hatta çoğu yerde en çok iki kez tekrar kullanılması oldu. Türkiye’de genellikle fıçıların beş yıla kadar kullanılabildiği söylenir. Bordo’da sadece 2-3 yılda bir eski fıçılardan kurtulmakla kalmıyorlar, aynı anda birkaç farklı fıçı üreticisiyle çalışıyorlar. Tabi adamlarda fıçı üreticisi bol, isterlerse 20 farklı üreticiyle çalışırlar. Bizdeki üreticiler zaten ithal etme işlemleriyle boğuşmaktan, 10 farklı üreticiyle çalışmayı düşünemiyorlardır bile.

Fransa’daki şarapların sınıflandırılmasıyla ilgili olarak yorum yapamayacak kadar yıldım :) öyle karmaşık bir sınıflandırma sistemleri var ki! Her bölgenin ayrı bir sınıflandırması var. Bordo’da, bu sınıflandırma 1855’te yapılmış ve sadece bir kez değişmiş. O tarihte Grand Cru olarak nitelendirilen bağlar şimdi hala Grand Cru! Hatta bu sınıflandırmaya dahil olmuş bir üretici eskilerin yanına 5-10 sıra daha kalitesiz bağ eklemiş de olabilir, kimse karışmıyor! St. Emillion da Bordo’nun dibinde ama sınıflandırması kendine özgü. Her bölgede ayrı bir sınıflandırma, ayrı güç savaşları… Diğer yandan, Grand Cru sayılmayan Chateau Reignac’ın Balthus’u Parker’dan 100 puan kapmış bak sen! Çok da güzeldi bence, hem şarapları, hem sahibinin icatlarıyla dolu (yukarıdaki tadım odasını fark ettiniz mi?) Chateau Reignac benim bu gezideki favorim oldu. Chateau Leoville Poyferre’nin de hakkını yemek istemem, sahibinin ilginç icatları falan olmasa da ise şaraplarının tarzı ile zihnimde ayrı bir yer edindi.

Hiç tatlı şarap sevmememe rağmen Chageau D’Yquem’den etkilenmemem mümkün değildi. Uçsuz bucaksız bir alana yayılmış bağları, her üzüm tanesini tek tek inceleyerek toplamaları, yeterli kaliteye ulaşamadıkları yıllar hiç şarap çıkarmamaları, eciş bücüş görünen, asil küf denilen küfün şekillendirdiği ve tatlandırdığı o üzümlerden hem görüntüsü hem tadıyla son derece berrak ve net, etkileyici bir şarap yapmaları…

Chateau Mouton Rotshield’de her hasat döneminde o yüzlerce dönümdeki üzümleri elle hasat edebilmek için (kaliteli şarap üretmek isteyen bir üretici üzümleri elle hasat eder, makinelere teslim etmez) yüzlerce geçici personel almaları, birkaç yüzüyle de hava bozar da acil destek lazım olursa diye bir kenarda tutmaları…

Gerçekten değişik ve etkileyici bir seyahatti. Burçak sayesinde yutmadan tadım yapmaya da alıştım, artık tadımlar benim için daha keyifli geçecek diye tahmin ediyorum. Tükürme kovası kullanmaya alışmadan önce tadımlarda üst üste onca farklı şarabı tatmak gerçekten yorucu (damağı yorması anlamında yani :)) oluyordu.

Bir akşam bir şarap barına gittik, orası da şatolar kadar ilginçti benim için. Bildiğiniz bardan farkı, birçok çeşit şarabın, küçük miktarlarla, şişe açtırmadan ve hatta kadeh olarak sipariş etmeden tadılabiliyor olması. Kasada gidip istediğiniz miktarda bir kart yükletiyorsunuz. Sonra şişelerin dizili olduğu bölüme gidiyorsunuz. Her birinin üzerinde, hangi miktarının ne kadar tuttuğu yazıyor. Kartı bir ekrana okutup istediğiniz şarabın istediğiniz miktarının düğmesine basıyorsunuz ve kadehinizi şişeye doğru uzatıyorsunuz.  Bu şekilde tadabileceğiniz yaklaşık 50-60 şişe şarap vardı gittiğimiz yerde. En küçük miktarı (5cc) 1 Euro’dan 15 Euro’ya kadar değişen fiyatlarda şarap tadılabiliyordu.

Elbette ben de gezdiğimiz yerlerden birkaç tane şarap getirdim. Ama hepsinin daha yıllanma potansiyelleri var, hepsini hemen içmektense biraz yıllandırmak istiyorum. Bunun için ilk hedefim en kısa zamanda ideal fiyat/kalite dengesine sahip şarap dolabını bulmak. Tavsiyelere açığım :)

Eğer siz de böyle bir geziye katılmak veya kendiniz organize etmek isterseniz, veya başka bir sebepten daha detaylı bir bilgiye ihtiyacınız olursa irtibata geçmeye çekinmeyin lütfen, zaten anlatmak için bahane arıyorum :)

This entry was posted in 30 TL'nin üzerindeki şaraplar, Şarap Deneyimleri and tagged , , , , , , , , , , , , , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>